"Tevazu bir omurga bükülmesi olabilir mi? Olsa olsa gönlün zirvesi olur. Yüce gönüllülük insanlara yüksekten bakmak değil, insanların elinden tutup kendi yanına alabilme irfanıdır."

Şehirlerin devasa bir hızla büyümesi, beton blokların gökyüzüne uzanması ve insan kalabalığının gürültüsü, tevazu konusunu karmaşık bir girdaba çeviriyor. Modern kentleşmenin getirdiği bu "büyüklük" yanılsaması içinde, insanın her geçen gün biraz daha küçüldüğü görülüyor. Peki, bu kadar azametli yapının içinde fiziksel olarak küçülen insanın ruhsal olarak mütevazı kalması mümkün mü? Asıl sorun, tevazuun neyle ölçüldüğüdür: cisimle mi, isimle mi; maddeyle mi, yoksa manayla mı?Bu soruyu, yeni Osmaniye’nin modern gürültüsü ile eski Osmaniye’nin vakur sükûneti arasındaki ince çizgiyi görerek yanıtlamak gerekir.

Sözcüklerin Yarası: Alçak mı, Engin mi?

Tevazu sözcüğünün günümüz Türkçesine aktarımı oldukça sıkıntılı bir süreci barındırıyor. TDK’nin “alçak gönüllülük” tanımı, kelimenin ruhunu karşılamaktan uzak kalıyor. Hatta "mahviyet" ve "huşu" gibi derinliği olan kavramların bile aynı kefeye konulup "alçaklık" ile ilişkilendirilmesi, bu kadim erdemi örseliyor.

Alçak sözcüğü, kulaklarda ister istemez olumsuz bir çağrışım uyandırıyor. Alçak gönüllülük de bundan nasibini alıyor. Oysa kişinin kendisini başkalarından üstün görmemesi, nefsine değer vermeyip haddini bilmesi (mahviyet) ya da o edeple karışık saygı hali (huşu) neden "alçakça" bir durum olsun? Burada sorun sözcükte değil, sözcüğün bağlamından koparılarak yanlış yerde kullanılmasındadır. Belki de Anadolu'nun o içli türkülerinde dediği gibi "engin" demelidir: "Engin ol gönül engin ol." Tevazu, sanıldığı gibi bir "alçalış" değil, aslında bir yüce gönüllülük halidir. Gönül yüce bilinmelidir çünkü oraya yere göğe sığmayan Hak sığar. İnsan gönlüyle yücedir ve her insan, bu mukaddes gönül emanetini taşıdığı için kıymetlidir.

Tevazu Bir Duraktır, Duraklama Değil

Geçenlerde “yazar” sıfatını taşıyan biri, artık mütevazı olmayacağını, tevazu yaşını geçtiğini söylüyordu. Bu durum, tam da bu kavram kargaşasını ve tevazua niçin alçak gönüllülük denildiğini çok iyi açıklıyordu. Bu, bir özgüven ilanı değil, bir maskenin düşüşüydü. Tevazuu yaşa bağlı bir süreç olarak görenlerin icadı olmalıydı, ona ‘alçak gönüllülük’ demek.

Tevazu kültürle, irfanla, insanın kendini bilmesiyle ilgilidir; ne gençliğin hevesine ne de ihtiyarlığın yorgunluğuna yaslanır. Yaş sadece onu ya derinleştirir ya da onun sahiciliğini sınar. Eski şehirlerin çarşı ve pazarında rastlanılan o "güngörmüş" büyükler, bunun somut göstergesidir. Onca yaşamışlığa ve emeğe rağmen karşısındakini can kulağıyla dinleyen o sessiz heybet, tevazuun yaşlanmadığının, aksine anıtlaştığının kanıtıdır. Köprüyü geçene kadar tevazu maskesi takanlar, makam ve alkış gelince bu erdemi kapı dışarı ederler. Çünkü onlar tevazuu hiçbir zaman kalplerinde misafir etmemiş, sadece bir araç olarak kullanmışlar ve de içini boşalttıkları alçak gönüllülük bilmişlerdir.

Şehir Ve Tevazu

Osmaniye ve Yüce Gönüllülük

Asıl ayrımı yapmak gerek: Alçak gönüllülük ile yüce gönüllülük açısından tevazu. Yanlış ellerde tevazu, kişiliğin değil omurganın bükülmesine dönüşebilir. Kendini haddinden fazla küçültmek ve/veya büyüklük taslamak tam manasıyla alçak gönüllülüktür. Gerçek tevazu, yukarıdan bakmadan yüksekte durabilme hâlidir. Osmaniye’nin fıstığı çiçek açar, sonra o çiçek toprağa bir ok atıp fıstığı yeraltında dünyaya getirir. Çiçeğin gösterişli hali, tevazu ile gösterişsiz bir üretime dönüşür. Nereden geldiğini bilen çiçeğin attığı fıstık oku, alçağa düşse de alçalmadan yüce bir çaba ile fıstığı ortaya çıkarır. Kendini küçültmeden ve kendini büyültmeden herkesle bir olmaayarı çok önemlidir.

İnsan kemale erdikçe tevazuu artmalıdır. Tıpkı sararan bir yaprağın yeşilken takındığı dik başlılığı bırakıp, toprağa düşerken sessizleşmesi ve toprağı besleyen bir olgunluğa erişmesi gibi. Âşık Veysel’in "Benim sadık yârim kara topraktır" demesi, yerin dibine girmek değil; toprağın öğrettiği o sonsuz ölçüyü ve bereketi kavramaktır. Cömert sofralarında, misafirine hizmet ederken küçülmeyen, aksine hizmetiyle devleşen ev sahiplerinin sergiledikleri tavırda bu irfan rahatlıkla görülür.

Öğretmenliğimle İlgili Bir Anekdot

Osmaniye Anadolu Lisesindeyken yeni sınıfların ilk derslerinde kendimi tanıtırken tevazu sahibi olduğumu söyleyerek bu konuya değinirdim. Altını çizerek alçak gönüllülüğü kabul etmediğimi belirtirdim. “Beni yaratan bana yüce bir gönül vermiş. Kusura bakmayın; bu gönlü alçaltamam, ben yüce gönüllü bir insanım” diyerek tevazu sözcüğüne verilen bu karşılığı eleştirerek öğrencileri sözcükler üzerinde düşünmeye davet ederdim.

Hakikatin Sesi ve Zirve

Gerçek bir aydın, yaş aldıkça sesini kısmayı, sözlerini tartmayı ve kendini değil hakikati öne çıkarmayı öğrenir. Gönül zirveye doğru tırmanır; yaşlanmaz, alçalmaz. Onun gayesi yücelerdedir. Tıpkı Zorkun Yaylası’na tırmanmak gibidir bu; yukarı çıktıkça gürültü azalır, hava temizlenir ve insanın içindeki huzur artar.

Unutmamak gerekir ki; tevazudan vazgeçtiğini ilan eden biri sadece kendi içindeki o küçük kibir hapishanesini açığa çıkarmıştır. Osmaniye’de Amanos dağları kıyısında yaşarken ve bakışlarımızı yüce Torosların zirvelerinde beslerken biliriz ki; yücelik insanlara tepeden bakmakla değil, onların elinden tutup yanımıza almakla sağlanır.