Kar; şehrin kusurlarını örtmekle kalmaz, hıza hayran modern insana durup bakmayı, sessizliği dinlemeyi ve betonun soğukluğuna rağmen kırılganlığını hatırlatır.

Betonun sürekli gövdelendiği şehirler, gri havasını kış mevsiminde daha çok hissettirir. Koyu bulutlarla beraber yoksul evlerin bacalarında yükselen gri dumanlar, göğe yükselen soğuk camlar ve birbirine çarpan metalik sesler, şehri iyice grileştirir. Modern hayatın atar damarı, günlük telaş, aceleci adımlar ve korna gürültüsü şehrin üzerine abanan kış rengini koyulaştırır. Ancak kışın ak yüzlü kar, bu sert coğrafyayı yumuşatan tek mucizedir. Kar, şehrin dilini değiştirir; hızın yerine sükûneti, gürültünün yerine derin bir sessizliği koyar.

Betonun Maskesi Düşerken

Modern şehirler, doğayı dışarıda tutmak üzere kurulmuş yapay mekânlardır. Gri kaldırımlar, asfalt yollar ve keskin köşeli binalar; mevsimlerin ritmine meydan okur. Yazın tozunu, sonbaharın çamurunu hiç umursamaz beton. Ne var ki kar yağmaya başladığında, o kibirli ve soğuk beton bir anda susar. Kar, şehrin kusurlarını örtmekle kalmaz; bizi yavaşlamaya, durup bakmaya ve aslında ne kadar kırılgan olduğumuzu hatırlamaya çağırır.

Betonun donuk soğukluğu, yerini karın yumuşak—ironik biçimde ruhu ısıtan—aklığına bırakır. Bir gecede tanıdık sokaklar yabancılaşır; aynı yol, aynı bina, aynı durak başka bir hikâye anlatmaya başlar. Şehir, uzun zamandır unuttuğu bir masumiyeti ödünç alır.

Osmaniye’de Bir Beyaz Rüya

Osmaniye gibi kışın bile güneşin eksik olmadığı bir şehirde kar, yalnızca bir hava olayı değildir; bir beklenti, bir bayram havasıdır. Osmaniye sokakları için kar, alışılmışın dışındaki bir misafirdir. Pencere önlerinde aynı soru dolaşır: “Acaba merkeze düşer mi?” Zorkun’un beyaz zirvelerine bakıp merkezin gri kalmasına hayıflanmak, Osmaniyeli olmanın kış üzüntüsüdür.

Kar merkeze uğramasa bile, Zorkun’dan araba önlerinde şehre indirilen karlar, kara hasret gözlerin meraklı bakışıyla eriyiverir. Kar yağınca dağın eteklerine koşuşan aileler, kartopu oynamaya çalışan minik eller, betonun soğukluğundan karın sıcaklığına kavuşmuştur. Çok sürmez bu sıcaklık, fırlatılan birkaç kartopu ile bu minik eller üşümeye başlar ve sıcak ev özlemiyle yeniden şehrin yüksek binalarına doğru ters yüz geri dönüşler başlar. Kar havasında kahkahalarla çalkalanan ağızlar, buharı tüten nefesler yeniden şehrin griliğine gömülür.

Sessizlik Öğretisi

Kar yağdığında sesler yumuşar. Sertleşen havaya inat yumuşayan ses aksine kardaki adımların gıcırtısı şehre yeni bir tarz getirir. Bu gıcırtı, şehrin yorgun yüzünün yıkanıp arındığını fısıldar. İnsanlar daha yavaş yürür, daha dikkatli bakar; yüzlerde kısa süreli de olsa bir yumuşama belirir. Şehir, bir parça kendini dinlemeyi başarır.

Karın aydınlığı gerçektir fakat sıcaklığı fiziksel değildir. O sıcaklık karın şehre kattığı masumiyettedir. Betonun soğukluğuna inat, bir kar tanesi zarafetiyle insana şehirde yaşadığını ve dünyada olduğunu hissettirir. Şehrin doğadan uzaklaştırarak insana unutturduğu doğallığı kış bir kar tanesiyle yeniden hatırlatır. Küçücük kar taneleri insana insani yönünü gösterir; insandaki paylaşma, bekleme, sevinme gibi güzel duyguları ayaklandırır.

Beyazın Ardından

Elbette kar erir. Karın beyazlığı çekilir, beton yeniden görünür. Ama geride bir iz kalır: Şehrin başka türlü de mümkün olduğuna dair kısa bir anı. Osmaniye’de kar dağlarda görünür, bu yüzden de daha kıymetlidir. Osmaniye için kar, yüce dağ başlarının örtüsüdür. Bunun için kolay ulaşılmaz ve ele geçmez bir değerdir.

Kış geçer, şehirler eski hâline döner. Bilinir ki bir gün, ansızın yağan karla betonun maskesi tekrar düşer; şehir, kısa bir süreliğine de olsa, insanın kalbine daha yakın bir yer olur. Bu hep böyle olmuştur da…