Meydan, Arapça kökenli bir sözcük; “açık alan” anlamına gelir. Türkçede ise kendine geniş bir meydan edinmiş ve birçok deyim oluşturmuştur: meydan almak, meydan bulmak, meydan açmak, meydan kalmak, meydan vermek, meydan aramak, meydan okumak, meydana atılmak, meydana durmak, meydana gelmek, meydana koymak, meydana sürmek, meydanda durmak, meydanda bırakmak, meydandan çekilmek, meydanı boş bulmak… Dahası meydan dayağı, meydan hatibi, meydan hizmeti…
Bir de görünmeyen meydanlar vardır: aşk meydanı, söz meydanı, siyaset meydanı. Dilin hafızasında yer eden bu söz öbekleri, meydanın yalnızca bir boşluk değil; bir karşılaşma, bir yüzleşme alanı olduğunu gösterir.
Bugünün şehirlerinden bazılarının meşhur meydanları vardır: Beyazıt, Sultanahmet, Taksim, Kızılay, Ulus, Konak, Mevlana… Bu meydanların her biri tarihî hafızayla iç içedir. Sonradan gelişen şehirlerde ise meydanlar çoğu zaman geniş caddelerin açıldığı, şehir merkezinde kalmış boş alanlardan doğar. Bu alanlar meydan olduklarında başka bir değer kazanır; yalnızca geçilen değil, durulan yerler hâline gelir.
Şehrin Ortak Oturma Odası
Bir kenti meydanlarıyla tanımak, meydanlarında gözlemek şehri anlamak için oldukça değerlidir; fakat birçok şehirde bunun imkânı yoktur. Meydanların kıymeti genişlikleriyle değil; oraya gelenlerle, orada konuşulanlarla, bayramlarda bir araya gelen kalabalıklarla ölçülür. Bu yüzden meydanlar bir şehrin ortak oturma odasıdır: Birbirini tanımayan binlerce insanın aynı sessizliğini, aynı gökyüzünü paylaştığı kamusal bir iç mekân…
Evlerin mahremiyeti ile caddelerin telaşı arasında kalan meydanlar, şehir hayatının başka bir yüzünü gösterir. Meydanda insan bir parça görünmek, bir parça da görmek için durur. Ne bütünüyle kendine çekilir ne de tamamen kalabalığa karışır. Meydanın bir köşesinde etrafı izleyenlerle, ortasında elinde telefonuyla aceleyle yürüyenler aynı kareye girer. Şehir; kuşaklarını, benzerliklerini ve çelişkilerini bu açıklıkta yan yana getirir.
Modern hayatın hızı bizi sokaklarda savurur. Geç kalma korkusu, yetişme telaşı ve sürekli hareket hâli şehir insanını soluksuz bırakır. Meydanlar ise bu akışa bilinçli bir yavaşlık önerir. Orada durulur, beklenir, bakılır. İnsan, yürümekten çok “var olmayı” öğrenir. Meydan, insanın insana değmeden ama yan yana durabildiği nadir özgürlük alanlarından biridir; kimse kimseye hesap vermez ama herkes birbirinin tanığıdır.
Meydanı olmayan bir şehir, nefes borusu tıkanmış bir bedene benzer. Ayaktadır belki ama içine hava çekemez; sesi kısık, hafızası zayıftır. Çünkü meydan, şehrin nefes aldığı yerdir. İnsanların durabildiği, birbirine bakabildiği, aynı gökyüzünün altında eşitlenebildiği o açıklık olmadan şehir yalnızca bir geçiş alanına dönüşür. Oysa şehir, geçilip gidilen değil; durulup hatırlanan bir yerdir.
Osmaniye’nin Meydanları
Osmaniye, meydan fikrini geç öğrenmiş şehirlerden biridir. Düz bir araziye kurulmuş olması, boş alanların uzun yıllar kendiliğinden meydan işlevi görmesine yol açmıştır. Belki de bu yüzden Osmaniye’nin uzun süre belirgin ve yeterli bir meydanı olmamıştır. Meydan ihtiyacının ilk kez açıkça hissedilmesi, Merkez Ortaokulu’nun yerine yapılan Cumhuriyet Meydanı ile mümkün olmuştur.
Atatürk Caddesi İş Bankası Önü: Osmaniye’nin ilk meydan deneyimlerinden biridir. Atatürk Caddesi’nin çarşı merkezinde genişlediği bu nokta, dar olmasına rağmen uzun yıllar meydan olarak kullanılmıştır. Tam anlamıyla bir meydan sayılmasa da pek çok mitinge, konsere ve etkinliğe ev sahipliği yapmıştır. Şehrin merkezi olarak bilinir; fakat daha çok buluşulan değil, geçilip gidilen bir yerdir.
Dr. Ahmet Alkan Caddesi Ziraat Bankası Önü: Özellikle 1980’li yıllarda stadyum gerektirmeyen resmî bayramların adresi olmuştur. 29 Ekim, 30 Ağustos ve 7 Ocak kutlamaları uzun yıllar burada yapılmış; bu alan şehrin tören hafızasında önemli bir yer edinmiştir.
Devlet Bahçeli Bulvarı: 2000’li yıllardan sonra resmî bayramlarda meydan işlevini büyük ölçüde burası üstlenmiştir. Etap etap büyüyen bu bulvar, Osmaniye’nin modernleşen yüzünü temsil eder. Geniş kaldırımları ve hareketli trafiğiyle geleneksel çarşı kültüründen modern şehir hayatına geçişin en somut örneğidir.
Cumhuriyet Meydanı: Osmaniye’de kentsel anlamda ilk meydandır. Merkez Ortaokulu binasının yıkılmasıyla şehir merkezinde açılan bu alan, pek çok tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Altına otopark yapılmaması eleştirilmiş; meydan zamanla Ramazan çadırlarına, kitap fuarlarına ve Âşıklar Bayramı gibi etkinliklere sahne olmuştur. Deprem sonrası prefabrik iş merkezleriyle doldurulması ise meydanın ruhunu zedelemiştir.
Rahime Hatun Meydanı: 2012 yılında eski Fıstıkçılar Çarşısı’nın yıkılmasıyla oluşturulmuştur. Tasarımındaki mermer bloklar sebebiyle meydandan çok park olarak kullanılmaktadır. Altına yapılan otopark önceki meydan da eleştirilen durumun giderilmesi için yapılmış gibidir, çok kullanışlı olmasa da otopark yapımı konusuna öncülük etmiştir.
Devlet Bahçeli Meydanı: Eski valilik binasının yıkılmasıyla ortaya çıkmıştır. Alan olarak diğer meydanlara göre daha geniştir. Dev Türk bayrağı ve Üç Hilal motifli Şehitler Anıtı ile Osmaniye’nin yeni simgesel alanı hâline gelmiştir. Sosyal medyada en çok paylaşılan Osmaniye görüntülerinin buradan çıkması bir tesadüf değildir.
Sonuç: İnsan Varsa Meydan Vardır
Meydanlar yalnızca taş ve betondan ibaret değildir. Onları anlamlı kılan; bir çocuğun elindeki simit, bir emeklinin tespih sesi, saat kulelerinin gölgesi ve caddelerden taşarak gelen o hiç dinmeyen insan korosudur. Şehrimize sahip çıkmak, aslında bu meydanlarda paylaştığımız ortak hayata sahip çıkmaktır. Çünkü bir şehir, binaları yükseldikçe değil; meydanlarında insanı yaşattıkça gerçekten şehir olur.