Osmaniye Günlüğü: Misafir Bağlamında Yazmak Üzerine

İlgisizliğe rağmen yazmak, taşrada sessiz bir dirençtir; sözcükler susmaz, kalem vazgeçmez. Yazı, bu şehirde bir misafirliktir; ne alkış bekler ne kalabalık…

Abone Ol

Bugün yazmak için önüme serdiğim sözcüklerin biraz sitemli, biraz hüzünlü ama en çok da yalnız olduğunu fark ettim. Şehir, dışarıda kendi gürültüsüyle akıp gidiyor zaman ırmağında; aceleci, telaşlı, umarsız… Bense gönlümün yanaştığı sütliman bir kıyıda, “yazmak” denilen o belalı uğraşı dert yanmaya çevirmekle meşgulüm.

Misafir’de şöyle demiştim:
“Yanaşmaz sözcüklere yüreğimin sancısı
Yakışmaz orta yerde dertlerimi anlatmak.”
Bu, belki biraz kuyruğu dik tutma çabasıydı ama ardından gelen hakikat hâlâ dimdik duruyor yerinde:
“Her insan bir köşede yaşıyor kaderini.”
İçinde acı da var, sevinç de; umut da var, korku da… Herkesin duygusu kendine göre kıymetli. O karmaşayı da yine şiirde şöyle ortalamıştım:
“Neşeyle elem farkı farklı kılıyor oysa
Yaşadıklarımız aynı, yaşayacağımız aynı.”
Toprağın oğullarıyla kızları arasında bu kader aynılığı, ister istemez sorunu aynı yere bağlar.

Yazma Yalınlaştıkça Yalnızlaşmak

Yazma tutkusu tuhaf bir şey… Sözcükleri yalınlaştırırken yazarı yalnızlaştırır. Bunu fark ettiğimde Fuzuli’nin o meşhur beyti daha da anlam kazandı zihnimde:

“Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge / Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı.”
(Ne gönül ateşinden başka yananım, ne saba yelinden başka kapıma uğrayanım var)

Şiir zirveye yaklaştıkça sadeleşiyor; şair de öyle. Fazlalıklardan kurtulmak ustalık, bedeli yalnızlık. Zirveye çıktıkça azalan ağaçlara benzer ustalık. Zirveye yaklaşınca mesafeler açılır, bir başınalık artar. Yaş ilerledikçe bunu daha iyi anlıyorum. Misafir’de yıllar önce değindiğim o satırlar bugün daha bir anlamlı:

“Sevda deyince hemen kıpraşan duygularım
Gençliğimin verdiği heyecandır mutlak.”

Duygular hâlâ canlı fakat koyu. Koyu duyguların hareketleri yavaş. Bazıları eski tadını yok belki; yalnız kalem elden, kelam kalpten düşmeyince susmaları mümkün değil. Yazıyoruz işte… Nedenini, niçinini çok da sorgulamadan.

Bu Şehirde “Misafir” Olmak

Önümde Misafir adlı on birinci kitabım. Âleme göre altıncı şiir kitabım, bana göre altın kitabım. Kâğıt ve mürekkep bu göreliği umursamıyor elbette; dizmiş mısraları peş peşe. Diğer kitaplardan farkı yok. Anlam, okurun dimağında belirecek. Fakat hani okur ve/veya hangi okur? Her gün milyonlarca söz ortalığa saçılırken hangisinin kıymetli olduğunu kim ayırt edecek? Kim okuyup karar verecek onca yazıyı?

Mesele tam burada: Bilmek değil, bilmek istemek… Umut da buradan doğuyor. Belki bir gün biri, bir taşra şehrinin köşesinden yükselen bu ruh fısıltısını duymaya gayret eder.

Osmaniye’de yazmak, ovaya uzanan tarlaların, gündelik hayatın ve insani telaşların ortasında narin bir rüya görmek gibi. İnsanlar rızkının peşindeyken bir dize üzerinde aylarca düşünmek sizi ister istemez bu şehirde “misafir” kılıyor. Ev sahibi değil de, her an bavulunu toplayıp gidecek bir yolcu gibi…

Marifet, İltifat ve İlgisizlik

“Marifet iltifata tabidir” sözü sözde kalmıştır artık. Daha kötüsü o iltifat buralarda söze de gelmez. Taşra taş duvarları, göstermez böyle ışıltılı şeyleri. Taşra parlatmaz, sessizce yutar, soğurur (absorbe eder mi deseydim, bilemedim). Kitabı yayımlarsınız, bin bir emekle çıkar rafa. Sonra bir pişmanlık yapışır yakanıza. “İlgisizliği biliyordun, peki ne bekliyorsun?” nedameti bu.

Şiire, kitaba ilgi yok; bizde de eski heves yok. Hani şu “yeni kitabımı alayım, birkaç kişiye imzalayıp hediye edeyim” hâli… On bir kitap olmuş. Posta kalmamış, kargo da cep yakacak kadar fazla. Tam da burada sorular beliriyor: Kime yazıyoruz? Okurumuz kim? Yani okunacağını bilsek heves de geri gelecek gibi bir durum…

Yazmayı bırakanları, yazma orucu tutanları bu eşikte anladığımı sanıyorum. Çünkü henüz kendi gönlüme söz geçirebilmiş değilim. İnatla direniyor, kalemi bırakmıyor hâlâ. Kazanç gözetmeden yazıyor; tek muradı “Hakk’ın rızası”. İnşallah o olur. Yoksa bu şartlarda kitap yayımlamak pek de akıl kârı değil.

Yazmanın Yalnızlığı

Osmaniye’de sanatsal metinler yazmak, yalnızlığı ve tek başınalığı göze almaktır. Herkesin daha somut, daha kazançlı işlerin peşinde olduğu bir iklimde ruhun inceliklerinden söz etmek sizi “öteki”leştirir. Yazdıklarınız boşluğa fırlatılan taş olur, yankısı da duyulmaz.

Yalnızlık, yazmanın bize sunduğu bir dönüşüm alanıdır. Gücü yeten zenginleştirir, yetemeyen yoksullaştırır. Büyükler boşuna dememiş: “Sözcük insanın sığınağıdır.” Paylaşacak kimseyi bulamazsa o sığınak, zindana dönüşür. Sözcüklerini paylaştıklarını zannedenler ya da sözcüklerinin paylaşıldığını zannedenler duymaz bu yalnızlığı. Onlar bundan müstağnidir.

Bizim yalnızlığımız, “burada bir kalp çarpıntısı var, burada bir dünya ağrısı var” demenin başka yoludur. Bu da bizi yalın ve dolayısıyla farklı kılar. Misafir, hepimizin içindeki anlaşılma arzusunun bir temsilidir, paylaşılma arzusunun değil. Belki kimse fark etmeyecek ama o direnecek;ilgisizliğe, unutulmaya, ruhun çoraklaşmasına karşı sessizce…

Dosyalar birikti. Misafir’den sonra Divançe’yi, Ağır Şiirler’i ve Hikâye de Hikâyeymiş’i2025’te yayınlamak kısmet olmadı. Bakalım 2026’da kısmet olacak mı?
“Osmaniye Günlüğü”ne ve sözcüklerle avunmaya devam.Ya nasip.