Osmaniye Günlüğü: Dinlemek Üzerine

"Hayatı 'tın'lamak gerekir. Dinlemeyi unutan, kendi iç sesine sağırlaşır. Bilgiden öte, beklemenin ve dinlemenin huzurunu çocuklara yeniden hatırlatma vaktidir."

Abone Ol

Dünün dünyasında çocuk olmak, her şeyden önce iyi bir "dinleyici" olmayı gerektirirdi. Bilgi dinlemekle elde edilir, başarının yolu da dinlemekten geçerdi. Babalarımızın bizi götürdüğü o ağırbaşlı sohbetlerde, anlamını bilmediğimiz sözcükler havada uçuşurken bizler sessizce dinlemekle beraber beklemeyi de öğrenirdik. Belki her anlatılanı kavrayamazdık; bazen hayallere dalar, bazen oturduğumuz yerde kendimizden geçer uyurduk fakat yine de o "dinleme" halini bozmazdık. Çünkü dinlemek, sadece kulakla yapılan bir eylem değil, bir edep meselesiydi.

Geçenlerde ortaokuldaki gençlerle buluştuğumda, dinleme denilen o eski, ağır ve kıymetli kavramın bugünün dünyasında nasıl bir değişime uğradığını bir kez daha yakından gördüm.

Sözün Ağırlığı ve Tınısı

Sözcüklerin kökenine indiğimizde karşımıza büyüleyici bir gerçek çıkar: Dinlemek, aslında "tınlamak"tan gelir. "Tınıg" soluk demek, "tın" ise sestir. Tını, sesin içine gizlenmiş ritimdir. İnsan dış dünyadaki sesleri duyarken, aslında kendi iç tınısını da dinler. Bu yüzden dinlemek, sadece bir ileti aracı değil; aynı zamanda bir "dinlenme" halidir. Durmaktır, kendine dönmektir ve sessizliğin içinde filizlenen öğrenme zeminine yerleşmektir.

Eskiden büyüklerin sözü ağırdı; çünkü o sözler aceleye getirilmez, tartılarak söylenirdi. Karşısındaki çocuk ise sadece susmazdı; bakardı, beklerdi ve o sözün kendi zihninde yankılanmasına izin verirdi. Dinleyici de anlatıcı kadar sözün gövdelenmesine gayret gösterirdi.

Walter Benjamin, ölüm döşeğindeki bir anlatıcının dinleyici üzerinde çok daha etkili olduğunu, onun anlattıklarının sanki bir vasiyet gibi hiç unutulmamak üzere dinlenildiğini söyler. Bu "son anın" getirdiği doğal ağırlık, sözü kutsallaştırır. Ancak bugün, bu doğal ağırlığın yerini çoğu zaman "rol yapma" alır. Günümüz konuşmacısı, Benjamin'in bahsettiği o ontolojik ciddiyeti taklit ederek, söylediklerinin çok hayati olduğunu, sanki bu sözleri ilk ve son kez kendisinden duyacaklarmış gibi abartılı bir eda takınabilir. Dinleyiciyi pürdikkat kesilmeye zorlayan bu manipülatif yol, dinlemeyi bir gönül rızasından çıkarıp bir sahne illüzyonuna dönüştürür ki bu durum etik bir kırılmayı da beraberinde getirir. Hakiki dinleme, anlatıcının sahte bir aciliyet yaratmasıyla değil, sözün kendi hakikat tınısıyla mümkündür.

Dijital Ritim ve Sabır Eşiği

Peki, bugünün çocuklarında ne değişti? Onları "ilgisiz" diye yaftalamadan önce, içine doğdukları ritmi anlamak zorundayız. Bugünün çocukları, parmakların ekranlarda saniyeler içinde kaydığı, zihnin sürekli bir uyarandan diğerine savrulduğu bir hız çağının çocukları. Onlar için dinlemek, artık "öğrenmek" değil "beklemek" anlamına geliyor. Beklemek ise sabır gerektiriyor. Modern dünyanın en büyük sınavı tam da burada başlıyor: Sabır.

Ortaokul sıralarındaki gözlemim, bu meselenin artık bireysel bir dikkat eksikliğinden ziyade, kuşaksal bir dönüşüm olduğunu gösteriyor. Hayatı fazlasıyla kolaylaştıran dijital düzen, dinlemenin o yapıcı yorgunluğunu çocukların elinden almış durumda.

Sonuç Yerine

Pasif bir dinleyici olmasın diye dinlemeden uzaklaştırdığımız bu nesil, acaba bütünüyle dinlemekten mi koptu? Eğer dinlemek aynı zamanda bir dinlenme ve kendine dönme hâliyse, dinlemeyi unutan bir neslin kendi iç sesini duyması nasıl mümkün olacak?

Belki de artık çocuklarımıza yalnızca bilgiyi değil; sessizliğin içindeki o kadim tınıyı, beklemenin kıymetini ve dinlemenin huzurunu yeniden öğretmemiz gerekiyor. Çünkü dinlemeyen tınlamaz; tınlamayan ise kendi ritmini bulamaz. Bugün sosyal medyada sıkça rastlanan genç kuşağın "çok da umurumda, çok da tın" ifadesi, belki de bu ritim kaybının en yalın göstergesidir.

Dahası; din de dinlemekle ilgilidir ki bu konuda söylenecek sözleri daha sonraya bırakalım.