Hayatın Ağırlığı Çöktüğünde
Bazen hayat, insanın ruhuna kaldıramayacağı kadar ağır gelir…
Üst üste gelen sıkıntılar, ardı arkası kesilmeyen vefasızlıklar ve iç acıtan nankörlükler… İnsan, yaptığı onca şeyin görülmediğini fark ettiğinde derin bir boşluğa düşer. Değersizleştirilmek, yok sayılmak, insanın içini yavaş yavaş kemiren bir sessizlik yaratır. İşte tam o anda, sonsuzluk arzusu çöker zihne. Gitmek istersiniz… Kurtulmak… Ruhunuza yük olan her şeyden kaçmak.
Çöküşün Sessizliği
Sonra bedeniniz de bu ağırlığa daha fazla dayanamaz.
Omuzlarınız düşer, dizleriniz çözülür. Oturduğunuz yerde yığılıp kalırsınız. Göz kapaklarınız ağırlaşır; sanki bir daha uyanmak istemezcesine kapanır. O an, ne zamanın ne de mekânın bir anlamı vardır. Yalnızca yorgunluk… Derin, tarifsiz bir yorgunluk.
Rüyadan Gelen Ses
Tam her şey bitti derken, bir rüya ile irkilirsiniz.
Bir ses yankılanır içinizde:
“Kalk… Hadi işine bak. Ben sana insan olmanın değerini böyle mi bıraktım? Hadi kalk, beni mahcup etme…”
Bu bir dostun sesidir. Yanınızda olmasa da yüreğinizde yaşayan, her an, her yerde sizinle olan bir dostun… Belki çok uzaktadır, belki artık bu dünyada bile değildir; ama sesi, ruhunuzun en derin yerine dokunur.
Ayağa Kalkmanın Sebebi
Ve çaresizce kalkarsınız…
İçinizde hâlâ binlerce yük varken, hâlâ her şey ağır geliyorken… Ama kalkarsınız. Çünkü rüyanıza girip sizi hayata çağıran o dost için devam etmek zorundasınızdır. Tüm zorluklara rağmen, vazgeçmemek için bir sebebiniz vardır artık.
Bazen insan, kendisi için değil; kalbinde taşıdığı bir dostun hatırı için yaşar.
Ve hayat, işte tam da böyle anlarda yeniden başlar.